Suudiler Neden “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” Pankartını Astırmadı?

Riyad’da iptal edilen FB ile GS’nin karşılaşacağı 100. Yıl Süper Kupa Maçı’yla sağaltılan siyasi krizin göbeğinde, Suudi Arabistan Krallığı’nın; Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası’nın başlangıç bölümünde yer alan Atatürk’ün “Yurtta sulh cihanda sulh” sözünün yazılı olduğu pankartı stadyuma astırmaması ve futbolcuların Atatürk baskılı t-shirt ile sahaya çıkmalarının engellemesi yatıyordu.

Sansürlenmek istenen özünde demokratik, laik, hukuk devleti T.C’nin Kurucu Lideri Atatürk’ün siyasi ve askeri kimliğini oluşturan fikirleriydi.

Bu krizi çözmek de ancak Atatürk’ü anlamakla mümkün olur.

Yeni yıla elimde iki kitapla girdim.

Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz’un Mustafa Kemal Atatürk’ün fikri mirasının anlaşılması için yaptığı kapsamlı entelektüel çalışmalarından süzülen “İkinci Yüzyılda Yeniden Atatürk” kitabında altını çizmediğim çok az cümle var.

Atatürkçü düşünce evrenine dair kamuoyunda tartışma konusu olan soruların her birine yanıt veren 112 sayfalık kitabı bir çırpıda okursunuz ama bitiremezsiniz.

Süreklilik karakteri taşıyan Atatürk devrimlerini sahiplenmeye kapı açıyor.

Yavuz’un anlatımından Atatürk’ün zeka, merak ve cesaretle örülen kişiliğinin hayranlık duyduğu isimlerden beslendiğini anlıyoruz.

Yavuz bu yöndeki bir soruyu şöyle yanıtlıyor:

Fatih Sultan Mehmet’i çok beğeniyor. Atilla’yı, Timur’u, Napolyon’u çok iyi incelediğini biliyoruz. Clausewitz’i, Jomini yi inceliyor. Alman Maraşel Goltz Paşa’dan (akademide öğretmeni) etkileniyor.

Atatürk’ün fikriyatı; Namık Kemal, Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Şehbenderzade Filipeli Ahmet Himi gibi aydınların yanı sıra, “egemenliği kullanılmasına” ilişkin önermelerin yapı taşı Fransız düşünür Jean-Jacques Rousseau izlerini de taşıyor.

Atatürk günümüzde yaşasaydı….

Varsayımsal olmakla birlikte hem askeri, hem siyasi, hem sosyal yaşamını araştıran önemli bir külliyata hakim olan Yavuz, Atatürk’ün yol haritasını şu sözlerle ifade ediyor:

Olabildiğince akıllı adam buldu, eğitti ve kadro oluşturma gayreti içinde oldu. Mutemeldir ki günümüzde yaşasaydı Cumhuriyet’in kuvvetler ayrılığına göre yeniden düzenlenmesinden yana olurdu. Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kapatırdı. O’nu kalıplara sokmayı bir kenara bırakmamız gerekir. Yolu ve yöntemi bellidir: Aklın ve bilimin rehberliğiyle özgür ve eşit bireyi; egemen halkı ülkeyi bağımsız kılmaktır. Güvenlik, refah ve özgürlüklerin bileşkesi demek olan beka da ancak ‘yurtta sulh dünyada sulh’ ilkesiyle sağlanabilecekti. Bunun için büyük gayret gösterdi.”

Atatürk’ün mücadelesinin halen devam ettiğini vurgulayan Yavuz “Ülkemizi yüceltmek ve devletimizi daha etkin çalıştırmanın yolu akılcılık ve erdem kavramlarının kurumsallaşmasından geçmektedir. Birinin temelinde bilim, diğerinin özünde ahlakın belirleyiciliği vardır” diye ekliyor.

Yavuz, gazeteci Mert İnan tarafından hazırlanan kitabının eşlikçisi olarak Prof. Dr. Afet İnan tarafından kaleme alınan ve Türk Tarih Kurumu tarafından ilk baskısı 1969 tarihinde yapılan “Medeni Bilgiler ve M.Kemal Atatürk’ün El Yazıları” kitabını da hatırlatıyor.

557 sayfalık “Medeni Bilgiler” kitabının ortaya çıkış öyküsünü, kitabın “Giriş” bölümünden okuyoruz.

1929-1930 ders yılında Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak 1924’de kurulan “Ankara Musiki Muallim Mektebi” nde yurt bilgisi ve tarih öğretmenliği yapan Afet İnan şu notu düşüyor:

Yurt bilgisi okutacağım ders kitabını Atatürk yeterli bulmamıştı. Fransız lisesinde okuduğum Türkçesi Yurttaşlık Bilgisi olan “Insruction Civique” kitabını çevirmemi istedi. Aynı konuları Genel Sekreteri Tevfik Bıyıkoğlu’na araştırtarak, Almanca’dan tercümeler yaptırmıştı. Kendisi Fransızca’dan, Türkçe’den okuduklarına bu tercümelerden de istifade ederek, bazı konuları bizzat yazmış, bana ve genel sekretere dikte ettirmiştir. Bu suretle yurt bilgisi derslerimi yeni incelemelere göre veriyordum.”

Bu derslerden birinde belediye seçimi tatbikatı yapan İnan, erkek-kız karma eğitim gören okulda bir kadını öğrencinin belediye başkanı seçilmesi üzerine, erkek öğrenciden “Mevcut Belediye Kanunu’na göre kadınların rey verme hakkı olmadığı gibi, seçilemezler de” itirazı geliyor.

İnan, bu gelişme üzerine aynı gün Atatürk ve dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya kadınların oy hakkına sahip olmamasından duyduğu üzüntüyü aktarıyor.

Kaya Büyük Millet Meclisi’nde bir yıldan fazla bir süredir görüşülen Belediye Kanun tasarısında bu konunun ele alınabileceğini söylüyor.

Atatürk “Başvekille (İsmet İnönü) konuşuruz, fakat bu meselede hazırlı olmak ve münakaşa etmek lazımdır” karşılığı veriyor ve aynı günün akşamı Çankaya Köşkü’ne davet ettiği devlet adamları, hukuk hocalarıyla kadınlara oy hakkına taraf olan ve olmayan fikirlerin tartışılmasını sağlıyor.

Bu tartışmalar bir yıl kadar sürüyor.

Tasarı “ivedilikle” geçirilmek üzere 20 Mart 1930’da Meclis’e geliyor.

Meclis’te 5 gün süren görüşmelerden sonra 3 Nisan 1930 Perşembe günü Meclis’e gelen 164 maddeli yeni Belediye Kanunu’nda yer alan kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan düzenleme, 316 milletvekilinden 117’sinin çekimser kalması ve karşı oy kullanmasına karşın yasalaşıyor.

Demokrasi, bir yönüyle hurafelerle kuşatılan kadının varoluş mücadelesi olmayı sürdürüyor.

100. Yılda Yavuz’un saptaması şöyle:

Daha büyük sorunlar yaşamıyorsak bunun gerisinde yatan geçmişten gelen ve Türk geleneği olan anaerkil yapının her şeye rağmen varlığını sürdürüyor olmasıdır. Dini değerler kişinin vicdanının yansıması haline getirmek yerine, siyasal-toplumsal oluşumun yani devletin yapıtaşı haline getirilmiştir. Türkiye’nin tartışması gereken mesele erkek hakimiyetine dayalı muhafazakar yapıdır. Ortalama her gün bir kadınımız namus cinayetinin ya da zorbalığının öznesi olmaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir